|
|
November 11
İRFÂNA DÜŞTÜM
Ma’nâ âleminde, vefâ yolunda; Aşk ile elendim bir cana düştüm!.. Gönül vecde geldi cezbe hâlında; Derdime gül bastım, dermâna düştüm!..
 Gurbet, gam bendini bende mi kurdu?.. Mevlâ’m emaneti sırtıma vurdu!.. Her katrem ‘hû’ dedi, duruldu, durdu; Kaynadım, çağladım devrâna düştüm!..
 Duydum can özümde ney’in zârını; Özünden ayrılmış buldum varını!.. Başımda gördükçe nefsin dârını; Ölmeden hesaba, mizâna düştüm!..
 Ömrüm, kula döndü bir hak uğruna; Hasret odu düştü gülün bağrına!.. Girdim ibret ile âlem seyrine; Hayretten süzüldüm, hayrana düştüm!..
 Ey gönül, dost için yüzümüz var mı? İhlâs ocağında, közümüz var mı?.. Bu sesler, ahenkler özge diyâr mı? Bir aşkın elinden mestâne düştüm!..
 Takvâyla inceldi bu içli sözüm; Edep dergâhında, tutuştu közüm!.. Bir zikrin nûruna kandıkça özüm; Sınandım irfandan, irfana düştüm!..
TÖVBEKÂR OLDUM
Yâ Rab bu aşk bende, benimle her an; Aşk ile can buldum, canda var oldum!.. Bu zorlu nefsime neyledi zaman?.. Bazen kışa döndüm, kâh bahar oldum!..
 Tevhîdin nûruyla, var ettin canı; Ufkuna nakşettin eşsiz fermânı!.. Tedbirden, takdire dönen her sonu; Tefekkür ettikçe tövbekâr oldum!..
 Kader levhâsında, ince bir sır var; Bir ömre sığmadı, aşk denen esrâr!.. Âlemi sardıkça bu derin efkâr; Yanmış ney misâli, âh u zâr oldum!..  Ezelden ebede bu şevk, bu heves; Firdevs’den, Mevâ’dan, Naim’den bir ses!.. Kutsal emanete yüklü her nefes; Dal, budak saldıkça, lalezâr oldum!..
 Hüzün tezgâhında, süsledin gülü; Yardın, pâk eyledin mümin gönülü! Sebepler içinde her tevekkülü; Sezdikçe hem gizli, aşikâr oldum!..
 Yâ Rab yakın sensin, ben benden uzak; İçimde, iç içe binlerce tuzak!.. Ey gönül geç nefsi, benliği bırak; Kim demiş âlemde bahtiyâr oldum?!.. November 09
Sadece bir gül sunuyorum yüreğine

Sadece bir gül sunuyorum yüreğine
Sevgilerle bezenmiş, yüreken... Karşılık beklemiyorum inan, en ufak bir ümidim yok Sadece gülü layık olduğu yere göndermek istiyorum... Kabul et onu yüreğine, karşılık vermesen de...
Bir gül sunuyorum yüreğine... Demet demet sadakatle derlnmiş ... Kırmızılığını sevdasından almış... Dikensiz... Kabul et onu yüreğine, sende yetişmese bile...
Bir gül sunuyorum yüreğine... Başkalaşmamış, zamanın yalancı güllerinden uzak... İçten, riyasız, hesapsız... Manasını yitirmiş sevdalardan öte.... Kabul et onu yüreğine, onu kendinden bilmesen de... Bir gül sunuyorum yüreğine... Hiçlikten varoluşa doğru akan... Aşk pınarında mayalanmış... Bulunan zamana inat visali ukbada arayan... Kabul et onu yüreğine, hicran kokuyor olsa bile...
Bir gül sunuyorum yüreğine... Gece gibi karanlık, kokladıkça aydınlanan... Hissettikçe yaşam bulan... Güzelliğini koklayanından alan... kabul et onu yüreğine, onu ölüme terk etsen bile...
İşte sadece bir gül sunuyorum yüreğine... Sana Layık Olmasa Bile...
October 26 ''Bir Tek kalbin kırılmasını önleyebilirsem, bir yaşamdan acıyı alabilirsem veya bir acıyı hafifletebilirsem, bir kişiyi doğruya yöneltebilirsem, Arkadaşlarıma faydalı olabilmişsem ve yararlı bilgiler paylaşabilmişsem, Anneme ve Babama Hayırlı bir evlat olabilmişsem boşuna yaşamış olmayacağım...''

|
YUH OLSUN BANA....
|
|
Az yanlış adamla en doğru işi Yaparsam yanılıp yuh olsun bana Toplumun içinde yaramaz kişi Yaşarsam sıyrılıp yuh olsun bana
Dünüm silinirken gelecek kapıp Önüm görünürken ters yola sapıp Dinim bilinirken şeytana tapıp Kaçarsam sıyrılıp yuh olsun bana
Düz giderken dağa cenah dönersem Uz yürürken çoğa tamah edersem Az gelirken yoğa günah gömersem Saçarsam sıyrılıp yuh olsun bana
Ağlanacak hale bakıp gülersem Bilip değil bilmeyerek hak yersem Aka kara, karaya da ak dersem Seçersem sıyrılıp yuh olsun bana
Kavgalarda tutmaz isem güçsüzü Mahkemede korumazsam suçsuzu Hor görürsem fakir diye taçsızı Geçersem sıyrılıp yuh olsun bana
Düşmana bakarken yıkmazsam kaşı Özgüven diyerek dökmezsem yaşı Kendime güvenip sıkmazsam taşı Yılarsam sıyrılıp yuh olsun bana
Taş olsa da kalbe girmek dururken Bir lokma ekmeği bölmek dururken Vatanım uğruna ölmek dururken Satarsam sıyrılıp yuh osun bana
Doğruyu saklayıp riya edersem Şaklabanlık yapıp yüze gülersem Gâvur vatanında ölür gidersem Gidersem sıyrılıp yuh olsun bana
Verdiğim sözlerden paye verip te Ortamı lüzumsuz gaye gerip te Unları yıkayıp ipe serip te Saçarsam sıyrılıp yuh olsun bana
Ekmek parasını kazanamazsam Kazancı herkesle paylaşamazsam Aç komşu var iken anlayamazsam Yatarsam sıyrılıp yuh olsun bana
Memlekete çakamazsam çiviyi Ayırt edemezsem aklı deliyi İçinde yüzdüğüm iş bu gemiyi Yakarsam sıyrılıp yuh olsun bana
Yudumlayıp tatsam ilahi aşkı Aşk ile tutuşsam, tutuşsam keşki Na-murad olarak ölürse coşku Göçersem sıyrılıp yuh olsun bana
|

Öğretti Dostlar..
Ne zaman nerede sıkışsa başım
Defayı öğretti dostlarım bana
En umutsuz anda çatlasa taşım
Vefayı öğretti dostlarım bana
Çektiğim çileler geçti boynuma
Zehirli yılanlar girdi koynuma
Bildiğim dostlarda oldu oynama
Cefayı öğretti dostlarım bana
Ömrümün anına yayıldı onlar
Koyunlar var iken sayıldı onlar
Yere düşüyorken bayıldı onlar
Sefayı öğretti dostlarım bana
Yüzüme gülerken attılar kazık
Derdin içindeyken dediler yazık
Kara defterimin her yeri çizik
İfayı öğretti dostlarım bana


Dostluk, gereğince tanımlanamazlardandır ve ancak,
yaşamakla anlaşılır.Bu yüzden dostluk, şiir gibi, aşk gibi
anlatılmaz yaşanır. Dahası bir ucu şiire düşer dostluğun bir
ucu aşka. Şiiri ve aşkı bilmeyen bilemez dostluğu,
dost olmayınca da şiiri ve aşkı. Ucuz arkadaşlıkları
dost olmak sananlar, kandan öte can kardeşliği olarak
gelen dostlukları anlayamaz. Okkalı bir yürek taşımayan,
o yüreği her dem dağıtıp, toplamayan tadamaz onu. Çünkü şiirin ve aşkın barınmadığı yerde dostluk barınmaz.
Ne dini ne dili ne cinsi ne de kavmiyeti vardır dostluğun.
Bir köprü gibi kurulur coğrafyalar arasına.
Arzın bir ucunda yanan ateşte, yanar kavrulur öteki ucunda.
Ayağa adım olur, dile söz olur, yaraya merhem,
omuza dokunuş olur,Yeter iki eli kanda olsa.
Dost, saklayandır, sırtlanandır, paylaşandır.
Dostluk iki dünyayı tutan bir yemin,
sonuna kadar sadakat, Sonuna kadar kefillik ve şahitliktir.
Dostluk gören ve gösteren bir aynadır.
Her dostluk dilini kendi kurar,
imtihanı ve icazeti kendindendir.
Dostluk aynı yerde durmak değildir belki.
Daha çok, aynı yöne bakmak, aynı yöne yönelmek ve yürümektir.
Bazen yollar dost kılar insanı, bazen dostluklar yola koyar.
Dostluk bir yoldur. Gerçek dost yarı yolda koymaz,
Nasıl yarı yolda koymazsa gerçek aşklar.
Dost istenilmez, olunur.
Çünkü her kadının başka bir Leyla oluşu ve farklı bir okla
vuruşu gibidir dostluk,Tarifesiz bir mektup gibi gelir.
Dostluk belli bir mahremiyetin eritilip aynı kaba
dökülmesiyle oluşan,Ortak bir mahremiyettir.
Her mahremiyet gibi dostluk da soruların,
kelimelerin ve sözlerin bittiği yerdir,
Şiir gibi, aşk gibi....

Taş değil mi taş Türlü renge boyadığım Yere göğe koymadığım Yıllardır sırt dayadığım Taş değil mi taş Dostum
Kırıp kırıp küçülttüğüm Ufalayıp toz ettiğim Buğdayımı öğüttüğüm Taş değil mi taş Dostum
En temele koydum onu Sıra sıra dizdim onu Elde tespih çektim onu Taş değil mi taş Dostum
Bazısı dağıtır kasvet Bazısı Hacerül Esvet Kutsal Kâbe ezel, ebet Taş değil mi taş Dostum
Sağlam atılmış mayalar Üst üste çıkar kayalar Ayaklara kum yayalar Taş değil mi taş Dostum
Asırlardır hep gözetler İnsanlığa tüm nöbetler Gizli saklı ne hikmetler Taş değil mi taş Dostum
Kır ufala, düşmana at Deniz derya durma fırlat Yastık olur keyfe inat Taş değil mi taş Dostum
Merdiven yap tırmanmaya Köprüler yap vardırmaya Kubbeler yap andırmaya Taş değil mi taş Dostum
Otur anlat derdi dinler Hiç kızmadan dinler kimler Bazen olur sessiz inler Taş değil mi taş Dostum
Sabrettikçe söyle derdin Çatlamışsa erir merdin Çatlamazsa gülümserdin Taş değil mi taş Dostum
Yürekleri taş sananlar Taş olup taşa kananlar Bir damla yaşla yananlar Taş değil mi taş Dostum
Toprak kokar için için Seni bekler söyle niçin Mezarının taşı için Taş değil mi taş Dostum..

Gel desem, bu akşam Bir kahve ısmarlayayım sana Bir fincan kahve: Cezvesinde kaynamış hatıralar, Köpüklerinde sevgi parlayan, Fincanında dostluk ile telve Bir yorgunluk kahvesi.
En iyisi ben sana Bir şiir ısmarlayayım Yanında da Bir fincan acı kahve... özenle hazırlanmış, kabı ve içindeki ve sunuş şekli;
Unutma beni dercesine, sade, durgun ve kederli. Bir fincan kahve hem de Türk kahvesi
Telveli ve yanında bir bardak serin, berrak ve saf duru su.
Birinin köpüğü bol, diğeri pırıl pırıl, sunuş şekli ömür boyu hatırda kalır.
Bir fincan kahve ve bir bardak serin su, ben de özlemişim doğrusu.
Kahve tadında bir fincan kahve, özenle hazırlanmış, kabı ve içindeki ve sunuş şekli;
Unutma beni dercesine, sade, durgun ve kederli. Bir fincan kahve hem de Türk kahvesi
Telveli ve yanında bir bardak serin, berrak ve saf duru su.
Birinin köpüğü bol, diğeri pırıl pırıl, sunuş şekli ömür boyu hatırda kalır.
Bir fincan kahve ve bir bardak serin su, ben de özlemişim doğrusu. kahvem ota şekerli olsun:))))))))))
October 19
Veda Türküsü???
Veda Türküsü???
* Nefsine Zor Gelende Hayır Vardır ..!!! *
Seviyorum ama imkânsız... Seviyorsan hiç bir şey imkânsız değil derler Hani nerdeler? Bir yol varsa bilmediğim Hani nerdeler, göstersinler...
Dudaklarından dökülmesi için yıllardır beklediğim o sözler İçimi fırtınalar misali titreten Hani nerdeler?
Bir daha asla duymayacağım, Bir daha asla söylemeyeceksin, Bir daha asla birleşmeyecek ellerimiz... Hani nerdeler, o eski günler?
Bugün ilk defa anladım ki, biz ayrıldık. Bugün ilk defa anladım ki, kavuşamayız artık. Verilen boş sözlerin, yeminlerin ve yalanların bir onları bırakıp gittin ardına bile bakmadan Gözümden bir damla yaş aktı, Eyvah derken yağmur yetişti imdadıma Gözyaşlarımın yağmura karışıp sel olduğu gibi, keşke sende bulutlara karışıp unutulsaydın... Hani nerdeler? Seni bana unutturacak o bulutlar...
Gün gelir unutulur derler, Zaman her şeye ilaçmış. Hani nerdeler? Seni bana unutturacak o günler...
Zamanla alıştım yokluğuna avunurum dedim başka sevdalarla hani nerdeler? Beni avutacak o sevdalar...
Ve o hiç geçmeyen ince sızıya ne demeli, o ne diye geçmez bilmem. Yüzüm gülerken, kalbimi ağlatır derinden... O ne diye geçmez bilmem...





September 25
Sana “Nasılsın?” diye sormayacağım…

Sana “Nasılsın?” diye sormayacağım…
Başkaları sorduğunda onlara ne kadar harika, ne kadar muhteşem, Ne kadar olağanüstü olduğuna dair verecek onlarca cevabın var biliyorum. Bir kez daha aynı sözleri duyacağımı bildiğim için sormayacağım sana o soruyu…
Sormayacağım; çünkü hayatında yaşadığın bitmez tükenmez sorunları yüreğinin kanayışını, hayatının eksilişini, içinin daralışını, yaşama sevincinin tükenişini biliyorum…
Sormayacağım; çünkü, hayatında yakın geçmişe kadar, tüm çevrendekilerin gıpta ile baktığı bir çok şey başarıp meyvelerini toplamak için çok çalıştığını, ancak bu topraklarda senin gibi insanların önüne ne derece devasa engeller dikildiğini ve senin bu engelleri aşabilme gücünün tükenme aşamasında olduğunu biliyorum…
Sormayacağım; çünkü, umduğun, istediğin hayatı bir türlü yakalayamayan ama yine de bulduğunla yetinmen gerektiğini hissettiren insanların alaycı tavırlarının seni nasıl kahrettiğini, nasıl yorduğunu biliyorum…
Sormayacağım; çünkü, bu topraklarda yeteneklerine göre değil kimin yanında durduğuna göre değer kazandığını bildiğini ve bunun sana acı verdiğini, dirensen de kendini artık buralara ait hissetmediğini biliyorum…
Sormayacağım; çünkü, geleceğe ait bir çok beklentin olduğunu ve bunun için ölesiye çabalamana rağmen, sevdiğin ve en yakınım dediğin insanların hayata bakışını anlamamaktaki ısrarının seni çok üzdüğünü biliyorum…
Sormayacağım; çünkü, insanların özgürlüğün ne olduğunu bilmediği, bilenlere ise bir kaç gömlek bol geldiği ve o özgürlüklerin sadece kendine ait bir hak olarak görülmesinin sana acı verdiğini biliyorum…
Sormayacağım; çünkü, “serde erkeklik var” diyemeyip, saklamadan, gizlemeden, utanmadan ağlayabildiğini, “ağlamak ne zamandan beri hak oldu, alındı, satıldı, verildi, lütfedildi?” diye isyan ettiğini biliyorum…
Sormayacağım; çünkü, bazen avazın çıktığı kadar bağırarak, bazense susarak, bazen sayfalar dolusu yazarak, bazen de ağız dolusu konuşarak sevdanı anlatmak istediğini, ama yine de beceremediğini görüp hayata küstüğünü de biliyorum… Evet sana “nasılsın?” diye sormayacağım…
Şimdi yıka elini yüzünü, gülümse aynalara, kendine çeki düzen ver ve her zaman senden bekledikleri maskeyi tak yüzüne…
Gülümseyerek “harikayım, nasıl iyi olmam ki” de yine…
Faruk İnan
September 15 HZ. Hamza’nın cesareti yüreğinizde, Hz. Ali’nin kuvveti bileğinizde, Hz. Ömer’in adaleti içinizde, Hz. Muhammed’in nuru yüzünüzde olsun. Kadir geceniz mübarek olsun.
August 28
*EY RABBİM***
Bismillahirrahmanirrahim.. 
Rabbim, Her şeyi kaplayan rahmetinden Her şeye gücü yeten kuvvetinden Önünde her şeyin boyun eğdiği kudretinden Karşısında hiçbir şeyin duramadığı izzetinden Her şeyi kaplayan azametinden Her şeyi kuşatan ilminden Her şeyi aydınlatan nurundan
İstiyor ve bekliyorum 
Ey nur, Ey Kuddüs, Ey ilklerin ilki ve sonların sonu Rabbim, İsmet perdesini yırtan günahlarımı affet Nimetleri değiştiren hatalarımı affet Duaların kabulünü engelleyen Belalar getiren İşlediğim bütün günahları ve yaptığım bütün hataları affet. Rabbim, zikrinle sana yaklaşabilirim, biliyorum. Rahmetinden beni kendine yaklaştırmanı diliyorum. Bana şükrü öğretmeni Zikrini ilham etmeni diliyorum.
Bana merhamet etmeni Beni, verdiğine razı ve kanaatkar kılmanı diliyorum. Sen ki ihtiyacı olana verirsin Kapına geleni geri çevirmezsin. Ey rabbim senin saltanatın yücedir. Kimine gizli, kimine apaçıksın
Rabbim, biliyorum ki Senden başka günahlarımı bağışlayacak Suçlarımı örtecek kimse yok. Biliyorum ki ben nefsime zulmettim. Sana itaat etmedim. Bütün bunlara rağmen beni unutmadığından Ve bana lütfettiğinden dolayı Kalbim sana kavuşma arzusuyla yanıyor Rabbim biliyorum ki sen benim dostumsun
Her kötülüğümü örtersin Başıma gelen her belayı hafifletirsin
Rabbim görüyorsun ki Zincirlerim beni çökertti. Çirkin ve boş emellerim beni senden uzaklaştırdı. Dünya beni aldattı. Gururum ve kayıtsızlığım kalbimi katılaştırdı Rabbim biliyorum ki sen benim dostumsun Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar Affet beni ey Rabbim
Farz edeyim ki senin ateşine dayandım. Her acıya göğüs gerdim Ama senin rahmetinden bir an bile uzak kalmaya dayanamam biliyorsun
Ey Kerim ve Rahim olan Rabbim Yemin ediyorum ki eğer konuşmama izin verirsen Senin kapında her an coşarım Feryat edenlerin feryadı gibi kapında feryat ederim, Kaybedenlerin ağlaması gibi ağlarım. Nerdesin? Çağırıyorum seni ey müminlerin dostu
Ümitsizlerin ümidi
Güçsüzlerin dayanağı
Ağlayanların sevgilisi Seni vücudumun tüm zerreleriyle çağırıyorum. Rahmetine ümitle koşuyorum. Görüyorsun ki bu kalp senden ayrılmanın acısını duyuyor. Bu dil seni anıyor. Bu kalp seni arıyor ve ağlıyor. Ah Rabbim o nasıl azapta kalabilir? O senin affedeceğinden ümitlidir, emindir. Senin sevgini arzuladığı halde ateş onu nasıl yakabilir. Onun güçsüzlüğünü biliyorsun. O bu acıları daha ne kadar taşıyabilir? Sen ona yol gösterirsen ateşin sıcaklığı ona nasıl zarar verebilir? O seni Rabbim diye çağırmaktadır. Ruhunda senin izlerin varken onu nasıl ateşe atabilirsin? Hayır asla sen bunları yapmazsın Ben senin keremini biliyorum.
Merhametini biliyorum. Senin isimlerin mukaddestir. Sen insanlara kendini tanıttın Rahmetinle kalplerini okşadın Rahmetini benden esirgeme Ey Rabbim
Bil ki sana muhtacım 
Gizlice yaptığım günahlar senin ilmindedir. Beni gizli günahlarımın ağırlığından kurtar. Sen her şeye şahitsin. Günahlarımı rahmetinle gizledin, biliyorum. Rabbim sen her günahı bağışlayan ve her hatayı örtensin. Sen benim fakirliğimden ve güçsüzlüğümden haberdarsın.
Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi
Yüceliğin adına seni anmama yardım et Boş emellerim, günahlarım, aşırılıklarım, bilgisizliğim ve gafletimden dolayı senin af kapını gözyaşımla çalıyorum. Biliyorum ki derdimin ilacı sensin. Ey Rabbim, benim kimim var senden başka Affı ve rahmeti başka kimden isteyeyim. Bu kadar günah ve aşırılıktan sonra sana geldim
Pişman ve perişanım Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar. Gözyaşımla sana dönüyor, günahımı itiraf ediyorum. Yalnız sana sığınıyor, özrümün kabulü için af diliyorum.
Beni affet Rabbim, beni affet.
Ey Rabbim senin rahmetini gördükten sonra beni yakacağına inanayım mı? Keşke bilseydim Sen benim dünya ve ondan gelecek belalara direncimin azlığını biliyorsun. Ve biliyorsun ki ben senin ayrılığına dayanamam. Gözyaşımla çağırıyorum seni ey Müminlerin dostu. Feryat edenlere cevap veren
Ey sadık yüreklerin dostu Beni bu gece ve her saatte affet Her günahı işlemiş ve her günde bulaşmışım Sen hepsine şahitsin Gizli olanı sen rahmetinle gizledin Beni çirkin günahlarımın ağırlığından kurtar Yüreğim dostluğunu kaldıramaz Ama kalbim sevgini hissedebilir. Rabbim sana böylece inanamamıştık ve senin sevginden habersizdik
Ey Kerim ve Rahim olan Rabbim Sen benim dünya ve ondan gelecek belalara karşı gücümü arttır. Bana kudretinle güç ver. Biliyorsun ki ben sana muhtacım İlahi Bilmiyorum sana neleri şikayet edeyim.
Zorlukları mı?
İnsanları mı? Üzerime gelen günah ve belaları mı? Beni affet Rabbim. Her şeye sabrettim ama senin ayrılığına sabredemem. Beni hizmetine al. Sana sürekli bir kul olayım Güvencim, dayanağım, dostum sevdiğim sensin. Her halimde sana koşarım.
Bana kuvvet ver. Kapına gelmeme yardım et Uğrunda her şeyimi vermem için bana güç ve nur ver. Huzurunda değişmez olayım. Sana koşanlarla birlikte sana koşayım. Seni sevenlerle birlikte seni seveyim Rahmetin ve kudretinle koru beni
Hatalarımı affet. 
Değil mi ki sen kullarına bu hükmü verdin. Bana yönelin, benden isteyin, kabul edeyim dedin Ben de yüzümü sana çevirdim Elimi sana uzattım Silahı, ağlamak ve sermayesi ümit olan şu kulun Senin kapına geldi Eğer affedersen bu senin şanındır. Eğer bağışlamazsan hangi kapıya gideyim. Hangi kapı var. Senden başka Rab yok ki onun kapısına gidilsin Tüm zerrelerimle sana sığınıyorum Rabbim, Rahmetinle, şefkatinle beni kucakla…
Amin…Amin…Amin….  
Ey Rabbim...  Bir beyaz güvercin gördüm, semalarda sana zikreden... Bir uçan güvercin gördüm, sana benden daha yakın olan... Bir nurlu güvercin gördüm, senin nurunla ışıl ışıl... Utandım Rabbim, utandım... Benden daha küçük ve güçsüz bir güvercinin sana olan aşkından utandım. Oysa ki, ona değil bana verdin tüm güzellikleri... Ona değil, bana sundun tüm olanakları... Peki ya ben ne yaptım, aman ya Rabbi... Ben sana o güvercin kadar bile kulluk edemedim.
Ey Rabbim... Semaya doğru açtım ellerimi, ya Rab sen affeyle beni... O küçücük güvercin gibi bende yanıp tutuşayım bir tek senin aşkından... Ben de, o masum güvercin gibi zikredeyim her daim ismini... İçimi öyle aşkınla yak ki Rabbim... Senin için akıttığım gözyaşlarım, sana gözlerimi feda etsin... Senin uğrunda kör etsin de, dünyadaki o gaflet ve nefislik şeyleri gözlerim görmesin... Öyle bir uğultu ver ki, hiç bir kötü söz duymasın bu kulaklarım... Sadece kendi zikrimi hissedeyim de huzura erenlerden olayım... Dilimi öyle bir lâl et ki, her türlü küfür ve isyandan uzak etsin beni... Senin ismini ben kalbimle de zikrederim, ya Rabbi... Yeter ki sen lâl et dilimi...
Ey Rabbim...  İçime öyle bir iman kuvveti ver ki, kalbim her attığında seni hatırlatsın... Ve kalbim her attığında da ismini zikrettirsin bana... Öyle bir iman kuvveti ver ki, H.z. Muhammed Mustafa (sav) gibi namaz kılmak nasip olsun. Her Kuran-ı Kerim okurken, gözyaşlarım bir de orada ki mânâlara aksın... Sen yaradansın ve her şeyi görüp, işitensin... Benim bu dualarımı da bilirim duyarsın... Sana en yakın olan yerdeyim ya Rabbi, secde de açtım semaya doğru ellerimi.... Gözyaşlarımla yalvarıyorum, beni de erenlerinden kabul eyle.. Bana da iman kuvveti ver.
Ya Rabbi, hava da uçuşan güvercin gibi beni de aşkınla ödüllendir 
August 06
“EZELDEN EBEDE”
''Yolcu yolunda gerek döndüm, döndüm ay oldum ay karanlık gecede kayboldum…!''
Yarım kalmışlık bitim anı dedikleri Ah…! Vah…! İle tükettikleri ömürleri Gönüller esiri bade sun saki mey ziyade…
Gönül eri olmak gerek vuslat hasreti ile yanıp tutuşan ey canlar can var canın içinde… Gül gülistan da Gülşen… Hazan mevsimi hüzün dolar fani alamet rüzgâr önünde tel, tel savrulur… Bahar mevsimi baki alamet yeni doğumlara gebe… Gönül gibi… Gözlerde sahte sürme gönül gözü nerede dilde sükût Aşk-ı ilahi kavurur mecnunu çöllerde dolandırır… Yusuf’u kör kuyularda halvete düşürür… Bilal-i Habeşi şevk ile okur O’nun için hu nidasını neyin feryadı semazenin pervane olup kendinden geçirir ben diyemez bencillik yapmamadan ötürü zamana mı yenildik zamansız mı geldik Sızılar gönül sızılar bitap düşer göz şaşkın nefse yenik düşük tenler gün için yaşamak derler gaye baki ömür umursanmaz. Emanet tende canım benim… Vakit daralır ömür zembereği yeniden kurulma faslında susmalı dil susmalı Rüzgâr önünde savrulmalı vuslata gebe ruhum deryada kaybolmalı…Aşk ile şevk ile ezelden ebede…!
AFG(orjl)

Copyright ©2009 Akdeniz Rüzgârı™

Lâle aşkı dilime düştü lal oldu… Gönlüme düştü ahuzar oldu…
-- --------------------------------------------------- ''ALLAH huzurunda sol gerdana düşer başım... Dostlarımın kara gününde akar gözyaşım...!'' afg...ª™ ---------------------------------------------------- ''Gülmeyi unutsa da yüreğim Gül serptim yüreğine Sen gül... Gül’sem de olur gülmesem de olur…! ''afg...ª™ ---------------------------------------------------- ''İçin kan ağlasa da bir tebessüm kafi…!'' afg...ª™ ---------------------------------------------------- Her zaman doğruyu söyle..Ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın...! ---------------------------------------------------- Esaret dağlarında gül olmaktansa, hürriyet dağlarında diken olmayı tercih ederdim…! ---------------------------------------------------- Ölümden öte köy var mı? ---------------------------------------------------- Rüzgâr ne kadar sert eserse essin kayadan alıp götüreceği tozdur…! ----------------------------------------------------- Öleceğini bile, bile yaşayan tek canlı insandır… Ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar…! ----------------------------------------------------- Sevda gülü dikeniyle avuçlamaya benzer… Ellerin kan içinde kalır… Lakin dikenlerin hesabını gülden soramazsın... ----------------------------------------------------- ''Lâle aşkı dilime düştü lal oldu… Gönlüme düştü ahuzar oldu…!'' afg...ª™ ----------------------------------------------------- "SUS PAYINDA ÖMRÜM KALDI…!"afg...ª™ ----------------------------------------------------- " Leyla " diyen yüreğin " Mevla " demedikçe vuslata eremezsin...!!
Sevmek Ama;Kimi?... ________________________________________ Sevmenin adını “Muhabbet” koymuş Allahu Tealâ …Ve bunu şöyle dile getirmiş Allah’ın sevgili Rasulü (A.S): “Benim rızam için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerini (para, vakit) harcayanlara, muhabbetim vacib olmuştur.” (Muvatta)
Sevmek ... kimle?... Neyi ?... Nasıl?... İşte sevdiğimizi söylediğimiz sevgili Rasül’ün bize söylediği esas: “Kişi Müslüman kardeşini severse, onu sevdiğini kendisine söylesin.” (Ebu Davud, Tirmizi) ve… Alemi yaratan Yüce Sevgili yarattığı kullarından sevmeyi ve sevilmeyi istiyor. İnsanların arasına gönderdiği Peygamberine: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için, sana sevgimi lutfettim.” (Taha/39) buyuruyor.
Peygamberler… insanların arasından seçilmiş, kendilerine vahyolumuş, terbiye edilmişi, Allah’ın sevgili kulları… Ve Allah Tealâ, sevginin yani muhabbetin, Peygamberin şahsında ve onun sıfatlarında, gören gözle ve anlayan gönülle teneffüs edilmesini istiyor. Bunu en çok kimlerden istiyor? Elbetteki sevmenin ne demek olduğunu bilen ve “ben seviyorum” sözünün ne anlama geldiğini bilen kullarından. Yani Mü’minlerden… ve mü’minlerden istenen şu: Ey sevgiyle gönderdiğim ve nurumdan var ettiğim Rasül!... “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (A.İmran:31)
Sevmenin yolu Allah’tan, Allah’ı sevmenin yoluda Rasul-ü Ekrem’den geçiyor. Kim Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsa, önce O’nun sevdiğini sevecek demektir bu. Hem böylece insan sevilecek. Sevilince de kusurları görülmeyecek, görülse bile affedilecek demek…. İşte Hz. Ömer (R.A) inanmıştı ve sevmişti bir kere Rasulallah’ı (A.S)’ı. Zira cahiliyye döneminde kalma ızdırapları vardı. Kusurlarını göstermişti ona en sevdiği… Zira dost acı söylerdi. Ve böylesi bir dosta canlar kurbandı…. Sevdiği dostu, Rasülü Ekrem (A.S), kendisine (Hz. Ömer’in) içindeki gerçek dostu göstermişti. İçindeki, dostu sandığı şeytanı bile, terk etmişti o’nu. Görmek istemiyordu şeytan Hz. Ömer’i.
Mescid-i Nebi’ye vardığında beyninden vurulmuşa döndü Hz Ömer (R.A). Muğire b. Şu’be: “Rasulallah (A.S) vefat etti” diyordu. Hz Ömer: “Hayır! Yalan söylüyorsun!.... o vefat etmedi.” Münafıklar yok olmadıkça o vefat etmez.” (İbn-i Sa’d) diyordu. Kaybetmek istemiyordu O’nu. Daha soracakları vardı. O sevgili, kendisine sevmenin ne demek olduğunu öğretiyordu. Hayır! O yok olmamalı, ölmemeliydi!... Böyle diyordu, Hz. Ömer (R.A): “Kim öldü derse, boynunu vururum! “Hz. Ömer bu…. Dediğini yapar mı yapardı...
İbn-i Ümmi Mektum âmâydı. Mescidin son cemaat mahallinde “Muhammed ancak peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o, ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle geriye dönerse, Allah’a zarar vermiş olmayacaktır. “(A.İmran:144) ayetlerini okuyordu. O esnada Hz. Ebu Bekir mescide girdi. Hz. Ömer ayakta, hiç oturacak halde değil!... Ebu Bekr (R.A).” otur artık, ey Ömer!” dedi. Cemaati de susturdu ve “Ey insanlar! Sizden kim Muhammed’e itaat ediyorsa iyi bilsin, Muhammed ölmüştür! Sizden kim de Allah’a ibadet ediyorsa hiç şüphesiz o diridir ve ölmez!...” (Buhari) Halk ve Hz. Ömer gözyaşları içinde “Anam-Babam Sana feda olsun Ya RASULALLAH!.... diyordu. (İbn-i Sa’d)
Evet, gerçek sevgili, en yüce sevgili Allah-u Tealâydı. O’na ulaşmak önemliydi. O’na giden yolda olmak ve severek ölmek önemliydi.
Ve … Şimdi O’nun gibi yaşamanın tam zamanıydı. Zaten yaşıyorlardı. En sevdiklerinin yolunu her an takip ediyorlardı. Ama şimdi sorumluluk duygusu içerisinde O’nu anlatmalıydılar. O sevgili Rasulü görmeyenler vardı. Sevgi onlara taşınmalıydı. Rasülü Ekrem (A.S):görememiş olanlara, aynen O’nu görüyorlarmışcasına anlatılmalıydı. İnsanlar heran O’nu (A.S) görebilmeliydi. Böylece o sevgili Rasül hep gönüllerde yaşamalıydı. Zira, o yaşarsa Allah sevilece, insanlar Allah’ı sevdikçe itaat edecekler, isyan etmeyeceklerdi. Ve … “Ben seviyorum” diyen; her an ve her zaman ilahi nuru seyredip duracak; mahvolmak, yok olmak ve geri durmak onun tanımadığı kavramlar olacaktı.
İşte…. Bilâl-i Habeşi (R.A)… Sevdim dediği, Rasulü Ekrem (A.S)’i toprağa verdikten sonra, bütün Medine ona dar gelmişti. Bağrına taş basmış, sevgilinin hasretini çekiyordu. Halife Hz. Ebubekir’in (R.A) huzuruna geldi. Müsaade istedi Medine’den ayrılmak için. Acılarını her gün katmerleştirmek istemiyordu belki de. Hz. Ebubekr (R.A) müsaade etmedi. Zira Bilal-i Habeşi, en çok sevdiği insan, Rasül’ü Ekrem (A.s)’in yadigarıydı. Onun okuduğu ezanlar hep devam etmeliydi. Ama Bilal-i Habeşi (R.A) mahzundu… sevgi, muhabbet ve ayrılık nedir bunu o anlardı. Mekke fethedilince Kabe-i Muazzama’da, En yüce Sevgili Allah’ın huzurunda, en Sevgili Rasul Muhammed (A.S)’ın önünde Ezan-ı Muhammediyi okumanın hazzını o bilirdi.
Bu anlatılmaz, ancak yaşanırdı. Ama şimdi o muhabbete, sevgiliyi görmeden, o anı yaşamadan nasıl seslenip çağırmalıydı insanları… ve o… “Ben Rasulullahsız Medine’yi istemem, ben buna tahammül edemem” diyordu. Hz. Ebu Bekr: Ey Bilal! Benim sevgim yok mu? Benim için Medine’de kal…” diyordu. Kıramadı Sıdık-ı Ekber (R.A)’i, Medine’de kaldı. Sonra bir fırsatını bulup Hz. Ömer (R.A)’ın hilafeti zamanında izin isteyerek, cihad için Şam’a gitti ve oraya yerleşti.
Gün geçmiyordu ki Şam’da Rasulallah (A.S)’ı hatırlamasın!.... Bir gece rüyasında, Efendimiz (A.s)’i gördü. Evet … İşte… En sevdiği karşısındaydı ve ondan bir tek isteği vardı: “Ey Bilâl! Beni ziyarete gelmeyecek misin?” Artık sevgiliden muştuyu almıştı bir kere… Duramazdı. Gözyaşları içinde Medine-i Münevvere’ye atını sürdü. Hiç kimseyi görmüyordu, gözü, doğruca Mescid-i Nebi’ye vardır. Saadetli yılları düşündü. Nebi (A.s)’nın namaza duruşunu, saf tutuşunu, tekbir alışını… hep hatırladı. Sonra Ravza-i Mutahhara’ya yüzünü sürdü.
Buralar, hep sevgiliyi hatırlatan ve Hüseyin (R.A) efendilerimiz O’na bakıyorlardı. Bilâl-i Habeşi (R.A) Nuru Muhammediyi bütün ruhuna teneffüs edercesine, onların ellerine sarıldı. Öpüp kokladı Asr-ı Saadet güllerini… Ve şöyle dediler Bilal’e (R.A): “Bizim hatırımıza, sabah ezanını okurmusun?!... Adeta bu istek, O sevgili Rasül’den (A.S) gelmişti. Kıramazdı ve kıramadı da… Mahzun Bilal (R.A) “olur!.... dedi. Bambaşkaydı o sabah, Medine… Mescid-i Nebi hareketlendi. Bilal-i Habeşi Mescidin üzerine ezan okumak için çıkınca….
“Allahu Ekber…… Allahu Ekber!....” midaları, Medine’de seher vakti duyulunca, istisnasız bütün mü’minler İsrafil (A.s) suru üflüyormuşcasına korkarak yataklarından fırladılar. “Eşhedü enlâ ilahe illallah! ……” derken Bilal-i Habeşi, Medine insanları adeta Peygamber (A.S) yeniden dünyaya teşrif etmişcesine sokaklara döküldüler. “Eşhedü enne Muhammed’er- Rasulullah!....” sözlerini halk işitince, kadınıyla erkeğiyle Mescid-i Nebi’yi doldurdular. Herkes birbirine bakıyor, gözyaşlarını dökmedik kimseye rastlanmıyordu…. (İbnü’l- Esir).
O gün…. Yeniden canlanmıştı ümmet. Sevgi ve Muhabbet bir kez daha kendini göstermişti. Bir olmuştu sevenler, sevgiliyle buluşunca…. İnsanların gözlerinin içi gülüyordu. Seven ağlardı, bu üzülmek değildi. Bu onların ilk hali değildi. Onlar her an seven, sevdiklerini söyleyen kimi sevdiğini bilen, nasıl sevilmesi gerektiğini yaşayarak anlatanlardı.
Evet Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler hiç kendilerinden ayrılır mıydı? Hangi zaman ve zeminde olursa olsun bvylesi sevgiyi anlatanlardan ayrılır mıydı hiç insan?!... İşte, ayrılmadı…. Hz. İmam-ı Rabbani, Şah-ı Geylani, Habib-i Acemi, Ahmed-i Bedevi,Şah-ı Nakşibendi,Hasan-i Basri, Veysel Karani, Beyazıd-ı Bistami, Mevlana Halid Bağdadi, Hz. Şah Abdullah Faru’ki,Bediuzzaman Saidi-i Nursi,Süleyman Hilmi Tunahanlar.…. Yaşadılar, yaşattılar… sevgiyi, sevdiklerini gösterdiler, örnek oldular… (R.Anhüm)
Muhtaçtır bu ümmet ! Asr-ı Saadetin nefesine, gülüne… Hem duruşuna, sevgisine, bakışına, tebessümüne…..
Sen ki Alemlere Rahmet Bir Gül,
Aşkınla yananları edersin Kül,
Rabbimi hatırlatan Cemalini göremedi bu Kul
Yüzüm yok, Günahkarım ama yine de Sen Şefaat Kıl
YA RASULALLAH(a.s.m) ...!
August 05
“SU KASİDESİ”
KASİDE DER MEDH-İ HAZRET-İ FAHR-I KÂİNÂT
–1–
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere gözyaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda vermez.
–2–
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su
Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem..
–3–
Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su
Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça, parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.
–4–
Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su
Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine benzeyen kirpiklerinin sözünü korka, korka söyler.
–5–
Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su
Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.
–6–
Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su
Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de) gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki tüylere benzetemez.
–7–
Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su
Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.
–8–
Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su
Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.
–9–
İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su
Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.
–10–
Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su
Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da Kevser istiyorlar.
–11–
Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su
Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi andıran sevgiliye âşık olmuş.
–12–
Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su
Topraktan bir set olup suyolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.
–13–
Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su
Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın, onunla sevgiliye su sunun.
–14–
Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su
Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dik başlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi (yalvarıp aracı olması bu dik başlılığından) kurtarabilir.
–15–
İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su
Gülfidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.
–16–
Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su
Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.
–17–
Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su
İnsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. Muhammed’in – Salat ve selâm olsun O’na) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.
–18–
Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su
Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su meydana çıkarmıştır.
–19–
Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su
Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o mucizelerden), ateşe tapan kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.
–20–
Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su
Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini (bir mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse hayret ile (şaşa kalarak) parmağını ısırır.
–21–
Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su
Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su, düşmanına) elbette yılan zehrine döner.
–22–
Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su
Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan) yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.
–23–
Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su
Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.
–24–
Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su
Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça, parça da olsa o eşikten dönmez.
–25–
Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su
Sarhoşlar içkiden sonra gelen baş ağrısını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) derman bilirler.
–26–
Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su
Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp dâimâ su diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.
–27–
Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi’râc’da
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su
Sen o kerâmet denizisin ki mi’râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.
–28–
Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su
Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.
–29–
Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su
Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, (ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.
–30–
Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su
Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su (damlası) gibi birer inci olmuştur.
–31–
Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su
Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su (gözyaşı) döktüğü zaman,
–32–
Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su
O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.
FUZÛLÎ

Copyright ©2009 Akdeniz Rüzgârı™

Lâle aşkı dilime düştü lal oldu… Gönlüme düştü ahuzar oldu…
July 24 Renklerin toprağından fışkıran derin coşku, yağmurlarla buluştuğunda yüreğin tufandan kurtulduğu gün;
seher soluklu Cuma…
Canın coştuğu, ruhun kanatlandığı, gönlün güllerle güldüğü günde; zaman ötesinden kokular getirir zaman…
Sürgün saatleri serinletir melekût meltemler…
Mana maddenin önünde gizem kapılarını açar;
her şey anlam değerini dillendirir… Dilekler, dualar yükselir durmadan, saat-i icabeyi yakalamak için…
Cumanın kalbini yakalayanın kalbi duaları kabul olunur…
Ne isterseniz cevap verilir; düğümler çözülür, dertler dağılır, hayata renk gelir, renklere hayat…
Ubudiyet dua renkleriyle süzülür gönlün gökkuşağına…
Kulluk toprağından yükselen tefekkür çiçekleri güneşin renklerini görür ve gösterir…
Bereket yağmurlar yağar Rahmet bulutlarından… Toprağın kokusuyla, gökkuşağı renkleri coşku kuşlarını uçurtur sekine kanatlarıyla;
Dağların, denizlerin ötesinde, yıldızların yetişemediği, galaksilerin göremediği yöne doğru…
Kalp, cumanın kalbiyle bütünleşmiş, yönsüz ve zamansız iklimlerde renkleri ve kokuları geride bırakmış yitik yurdunu arıyordur; sonsuz saadet…
Latif ve Alim olan Rabbimiz dünya saadetiniz için Cuma'yı vesile kılsın, ahirette size ve tüm sevdiklerinize "Cuma Yamaçları" nasip etsin...
Hayırlı Cumalar...  
HİCRİ..: 27 - RECEB - 1430 MİLADİ..: 19- TEMMUZ - 2009 - PAZAR
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحيمِ Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) Yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir. ( İsra Suresi Ayet 1 )

İsra Olayı
İsrâ ve Miraç vakası Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatında cereyan eden en mühim hâdiselerden biridir. Çokça zikredilen geniş ifadesi ile Miraç iki kısımdır; İsra ve Miraç. İsrâ, kelime olarak, geceleyin yürümek manasına gelmektedir. Geceleyin sefere çıkan askerî birliğe seriyye denir. İsra bu kelimeyle aynı kökten türemiştir.
* * * Miraç ise, yükselmek mânasına gelmektedir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatında geçen bir hâdise olarak İsrâ ve Miraç denilince, hemen hemen aynı şey anlaşılmış olur. Bu, Kainatın Efendisinin bir gece, Mescid–i Haram'dan başlayıp Mescid–i Aksa'ya, oradan gökleri aşıp Sidre–i Müntehâ'ya, âlem–i imkân ile âlem–i vücub hududuna kadar ve daha ötesine ulaştığı bir yolculuğun adıdır. * * * Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu yolculuğa ilâhî bir lütuf olarak mazhar kılınmıştır. Bu yolculuğu Kainatın Efendisi ruh ve cesediyle birlikte, aynı gecede, uyanık ve kendinde olduğu hâlde gerçekleştirmıştır. Miraçla ilgili bazı ayrıntılarda âlimler arasında ihtilaf vaki olmuş ise de, hâdisenin Mekke'den Kudüs'e kadar olan kısmı âyet–i kerîmede sarih (açıkca) olarak ifade edildiği için, bu aşamayı değil inkâr tartırmak bile mümini dinden çıkarır. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid–i Haram'dan alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid–i Aksa'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir..."( İsra Suresi Ayet 1 ) * * * Bu aşama, "İsrâ" yani "geceleyin yürütmek" kelimesi ile ifade edildiği için kelimenin mastarı olan İsrâ ile adlandırılmıştır. Kâinatın Efendisine özgü bu seyahatin devamı olarak göklere yükselme, ilâhî kurbiyete erme olayına da Miraç denilmiştir. Miraç'la ilgili bir takım hususlara her ne kadar Necm suresinde değinilmiş ise de, daha ziyade hadis–i şeriflerde sarih olarak açıklığa kavuşturulmuştur. Mirac'ın Mescid–i Haram'ın hangi noktasından başladığı hususunda değişik görüşler vardır. Kâinatın Efendisinin Mescid–i Haram'da Hicr mevkiinden alındığı görüşü, aşağıdaki hadis–i şerife dayandırılmıştır: –Ben bir gece Mescid–i Haram'da, Beytullah'da Hicr (Hatim)'in yanında uyku ile uyanıklık arasında iken, Cebrail Burak ile bana geldi…(2) Mescid–i Haram'dan maksat, Kâ-be'nin çevresidir. Ümmü Hânî'nin evi de Mescid–i Haram'ın içinde bulunduğu için her iki açıklamadan aynı mâna çıkar. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mi’rac'a götürüldüğü geceyi için şöyle buyurdular: –Ben Kâbe'nin avlusunun hicr kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında idim. Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar göğsümü yardı. Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla, hikmetle dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim yerinden çıkarılıp su ve zemzemle yıkandı. Sonra içerisi imanla doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak'tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirildim. Miraç yolculuğunda Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem olağanüstü hâdiselerle karşılaşır. Allah Teala kulu ve Resulü Muhammed'e birçok ayetlerini gösterdi. Kâinatın Efendisi Burak'ın sırtında Kudüs'e doğru yol alırlarken, yolun dışından kendisini çağıran birine rastladı. Kâinatın Efendisi, kendisi çağıran kişiye bakmaya yönelince. Cebrail: –Yürü ! dedi. Yollarına devam ederler, sonra yaşlı bir kadına rastlarlar. Kâinatın Efendisi: –Bu nedir ? diye sorar. Cebrail: –Yürü, dedi. Derken bir cemaate rastlarlar, bunlar selâm verirler. Cebrail Aleyhisselâm: –Selâma mukabele et, der. Kâinatın Efendisi selamlarını alır. Cebrail Aleyhisselâm açıklamada bulunur: –İlk seni çağıran İblis'ti, yaşlı kadın da dünya idi. Selâm verenler de İbrahim, Musa ve İsa idi. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz yolculuğu esnasında, arazi eken ve hasat yapan bir kavme rastlar. İnsanların hasadı kaldırmasının hemen sonrasında ekinlerin tekrar meydana geldiğini görürler. Cebrail: –Bunlar mücahitlerdir, dedi. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem daha sonra başları taşla ezilen bir kavme rastlar. İnsanların başları eziliyor, sonra tekrar eski hâline dönüyordu. Cebrail: –Bunlar namaz kılmayan kimselerdir, dedi.
Sonra sadece avret yerlerinde örtü olan, hayvanlar gibi otlayan insanları gördüler. Cebrail: –Bunlar zina yapanlardır, dedi. Sonra bir demet odun toplayan; fakat topladığını taşıyamayan bir adama rastladılar. Adam, elindeki demete sürekli yeni ilaveler yapıyordu. Cebrail: –Bu nezdinde emanet olup, emaneti eda etmeyen, fakat başka emanetler talep eden kimsedir, dedi. Sonra dil ve dudakları kesilen ve her kesilişten hemen sonra dil ve dudakları tekrar eski hâline dönen bir kavme rastladılar. Cebrail: –Bunlar insanları fitneye çağıran kimselerdir, dedi. Sonra küçük bir delikten çıkan büyük bir öküze rastladılar. Bu öküz çıktığı delikten tekrar geri gitmek istiyor ancak bunda muktedir olamadığını gördüler. Cebrail: –Bu, söz söyleyip ardından pişman olan; fakat istediği hâlde, artık sözünü geri alamayan kimsedir, dedi. Mescid–i Aksa'ya kadar olan yolculukta görülenlerle ilgili olarak şöyle bir rivayet vardır. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: –İsrâ gecesinde Musa'ya uğradım. Kırmızı kum tepesinin yanındaki kabrinde namaz kılıyordu.(3) Bir başka rivayete göre; Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, geceleyin yürütüldüğü zaman hurmalık bir araziden geçerler. Cebrail: –İn ve namaz kıl, dedi. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem iner ve namaz kılar. Cebrail: –Burası Yesrib'dir, dedi. Rivayetin devamında Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, aynı şekilde muhtelif yerlerde iner ve namaz kılar. Her seferinde Cebrail Aleyhisselam açıklama yapar: –Burası Tur–i Sina, Allah'ın Musa ile konuştuğu yerdir. –Burası İsa'nın doğduğu Beyt–i Lahm'dır. –Burası Medyen'dir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke'den Kudüs'e gidinceye kadar birçok olayla ve değişik hâllerle karşılaşır. Kudüs'e, Beyt–i Makdis'e vardıklarında, daha önce peygamberlerin bineklerini bağladıkları bir halkaya Burak'ı bağladılar. Bu arada Cebrail iki kap içecek getirir. Kaplardan birinin içinde içki, diğerinin içinde süt vardır. İki kap içecek Kainatın Efendisine sunulur. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz süt olan kabı alır ve içer. Cebrail: –Fıtrata uydun, der. Sonra Mescid–i Aksa'nın içine girerler, orada meleklere imamlık yaparak cemaatle namaz kılarlar. Bir başka rivayete göre; bütün peygamberlerin ruhları Mescid–i Aksa'ya gelir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, onlara imam olup, namaz kıldırır. Ardından Miraç yolculuğu başlar…
Miraç Olayı..:
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Mescid–i Aksa'da yapacaklarını yapıp, göreceklerini gördükten sonra, göklere çıkmak için "Miraç" merdiveni yada asansörü kuruldu.
Bu durumu Ebû Saîd el–Hudrî Radıyallahu Anh Resûlullah'tan şöyle haber veriyor:
–Beytülmakdis'te olanları bitirdiğim zaman, Miraç getirildi. Ben ondan daha güzel bir şey görmemiştim. Ölüleriniz can çekişme anında gözlerini ona diker. Arkadaşım beni ona bindirerek, öyle bir kapıya yükseltti ki, o kapıya 'koruyucu melekler kapısı' denilir."
Bu kapıya şu âyet–i kerîme işaret etmektedir:"Onları, taşlanmış, kovulmuş her şeytandan koruduk." (Hicr sûresi, Ayet 17)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem anlatıyor: Böylece Cebrail ile dünya semasının kapısına kadar geldik. Cebrail kapının açılmasını istedi: –Gelen kim ? denildi. –Cibril ! dedi. –Beraberindeki kim ? denildi. –Muhammed ! dedi. –Ona Miraç daveti gönderildi mi ? denildi. –Evet, dedi. –Öyleyse hoş gelmiş! Bu geliş, ne hoş geliştir ! denildi. İçeri girince görevli bir melekle karşılaştık. Bu görevli meleğin ismi, İsmail'dir. Emrinde yetmiş bin melek olup, her bir meleğin emrinde de yüzer bin melek bulunmaktadır.
* * *Mi’rac’ı anlatan Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadisenin burasında şu âyet–i kerîmeyi okur:"...Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez..."(Müddesir sûresi, 31) Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sözlerini şöyle sürdürür: –Derken karşımda bir adam gördüm ki, ilk yaratılışından hiçbir şey kaybetmemiş. İnsanların ruhları da ona arz ediliyor ve şöyle diyor:–Müminin ruhu hoştur, güzel kokuludur. Bunun kitabını, iyilerinkilerin yanına koyun. Kâfirin ruhu ise, kötüdür, kötü kokuludur. Bunun kitabını da kötülerinkilerin yanına koyun.–Ey Cebrail, bu kimdir ? dedim.Cebrail:–Bu babanız Âdem Aleyhisselâm 'dir! Ona selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukabele etti. Sonra bana:–Salih evlat hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş ! dedi. (Buhârî, Salat 1, Enbiya 5, 22, 41, Menakıbü'l–Ensar, 42; Müslim, İman 263, 264)Sonra bir topluluk gördüm, dudakları deve kulağı gibiydi. Onların başına bir kısım memurlar görevlendirilmişti. Bu memurlar, onların önce dudaklarını kesiyor, sonra da ağızlarına ateş taşlarını koyuyorlardı. Ağızlarına konan bu taşlar makatlarından çıkıyordu. –Ey Cebrail, bunlar kimdir ? dedim. Cebrail:–Bunlar dünyada yetimlerin mallarını yiyenler ve yetimlere haksızlık edenlerdir, dedi. Sonra baktım, bir topluluk daha var, onların da derilerini kesip ağızlarına koyuyorlar. Sonra onlara "Dünyada yediğiniz gibi yiyin!" deniyordu. –Ey Cebrail, bunlar kimdir ?Cebrail:–Bunlar dünyada koğuculuk yapan, fitne çıkaranlardır. Bunlar insanların etlerini yiyen, insanlara söven, ırzlarına ve namuslarına saldıranlardır, dedi. Sonra baktım, birtakım insanlar vardı ki, önlerine bir sofra kurulmuş ve en güzel yiyecek ve etlerle donatılmıştı. Etraflarında da leşten, kokuşmuş etlerden yiyecekler var. Bu insanlar, bu güzel yiyecekleri yemiyorlar da o leşleri, pis kokulu yiyecekleri yiyorlardı. –Ey Cebrail, bunlar kimdir ?–Bunlar zina yapanlar, dünyada Allah'ın helâl kıldığını bırakıp, harama yönelenlerdir. Sonra baktım, bir topluluk daha var ki, karınları şişmanca. Bunlar Firavun ve ailesinin yolu üzere duruyorlardı. Firavun ve ailesi her ateşe atıldığında onların bulunduğu güzergâhtan gidip geliyorlardı. Firavun ve ailesi oradan geçerken, karınları şişkin bu insanlar yerlerinden havaya fırlıyorlar. Firavun ve ailesi de bu karınları şişmiş insanların üzerelerine basarak geçip gidiyorlar. –Ey Cebrail, bunlar kimdir ? dedim.Cebrail:–Bunlar dünyada faiz yiyenlerdir, dedi. Sonra gördüm ki, bazı kadınlar göğüslerinden, bazı kadınlar da baş aşağı ayaklarından kancalara asılmışlar.–Ey Cebrail, bunlar kimdir? dedim.Cebrail:–Bunlar dünyada zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır, dedi. Sonra Cebrail ile birlikte daha fazla yükseldik ve ikinci kat semaya geldik. Cebrail Aleyhisselâm kapıyı çaldı. Birinci kat semadaki konuşmalar tekrar edildi. Orada iki teyze oğluyla, Yahya Aleyhisselâm ve İsa Aleyhisselâm ile karşılaştık. Giyim, kuşam ve suretleri birbirlerine benziyordu. Cebrail Aleyhisselâm: –Bunlar Yahya ve İsa'dır, onlara selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. Onlar da selâmıma mukabelede bulunduktan sonra: –Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber ! dediler.
* * *Sonra Cebrail ile üçüncü kat semaya çıktık. Kapıyı çaldı, diğer katlarda geçen konuşmalar geçti. Üçüncü kat semâda Yusuf Aleyhisselâm ile karşılaştık. Ümmetinden kendisine tâbi olanlarla birlikte bulunuyordu. Yüzü, ayın on dördündeki dolunay gibiydi. Cebrail: –Bu Yusuf'tur. Ona selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukabele etti.
* * * Sonra Cebrail ile dördüncü kat semâya çıktık. Cebrail kapıyı çaldı, diğer katlarda yapılan konuşmalar yapıldı. Kapı açıldı. İçeri girdiğimizde, İdris Aleyhisselâm ile karşılaştık. Cebrail: –Bu İdris'tir, ona selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. O da selâmıma mukabele etti. Sonra bana: –Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin ! dedi. Rabbimiz İdris Aleyhisselâm için şöyle buyurmuştur: "Onu üstün bir makama yücelttik." (Meryem sûresi, 57)
 * * * Sonra Cebrail ile beşinci kat semânın kapısına geldik. Cebrail kapıyı çaldı, kapı açıldı ve içeri girdik. Orada Harun Aleyhisselâm ile karşılaştık. Cebrail: –Bu, Harun‘dur. Ona selâm ver, dedi. Ben selâm verdim. O da selamıma mukabelede bulundu ve: –Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi. Harun'un etrafında ümmetinden kendisine tâbi olan insanlar vardı.
* * * Sonra Cebrail ile altıncı kat semâya yükseldik. O, kapıyı çaldı ve kapı açıldı. Burada Musa Aleyhisselâm ile karşılaştık. Cebrail: –Bu Musa'dır. Ona selâm ver, dedi. Ben selam verdim, o da selâmıma mukabelede bulundu ve: –Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi Musa çok kıllı idi. Üzerinde iki gömlek olsa, kılları onlardan dışarı çıkardı.
* * * Sonra Cebrail ile yedinci kat semâya yükseldik. O, kapıyı çaldı ve kapı açıldı. İçeri girince, İbrahim Aleyhisselâm ile karşılaştık. Cebrail: –Bu, atan İbrahim'dir. Ona selâm ver! dedi. Ben selâm verdim. O da selâmıma mukabele etti. Sonra: –Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi. İbrahim Aleyhisselâm sırtını Beyt–i Ma'mur'a dayamıştı. Orada bana: –İşte senin yerin ve ümmetinin yeri burasıdır, denildi." Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem konuşmasının bu noktasında şu âyet–i kerimeyi okur: "İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber ve ona iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur." (Al–i İmran sûresi, 68)
 * * * Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem anlatmaya devam eder: –Sonra Beyt–i Ma'mur'a girdim ve içinde namaz kıldım. Beyt–i Ma'mur'a her gün yetmiş bin melek girer, bu melekler kıyamet gününe kadar geri dönmezler. Sonra baktım, bir ağaç var ki, bir yaprağı bu ümmeti örter. Bu ağacın kökünden bir kaynak çıkıyor ve iki kola ayrılıyordu: –Ey Cebrail, bu nedir? dedim. Cebrail: –Bu, rahmet nehridir. Şu da Allah'ın sana verdiği Kevser'dir, dedi. Bunun üzerine rahmet nehrinde yıkandım, geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlandı. Bundan sonra Kevser'in akış istikametini takip ederek cennete girdim. Cennette gördüğüm şeyleri anlatmamın imkânı yok; orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın kalbine gelmediği şeyler gördüm. Sonra Sidretü'l–müntehâ'ya çıkarıldım. Sidre ağacının meyveleri Yemen'in Hecer testileri gibi iri idi. Yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail Aleyhisselâm bana: –İşte bu Sidretü'l–müntehâ'dır! dedi. * * * Görülecekler görülmüş, müşahedeler yapılmış ve nihayet zaman ve mekânın bittiği bir noktaya gelinmişti. Bu varılan nokta, Sidretü'l–müntehâ idi. Buradan sonrası hakkında hiçbir yaratılmışın ne bir bilgisi, ne de oradan öteye gitme gücü vardı. Buraya kadar Resû-lullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e eşlik eden Cebrail Aleyhisselam bu son noktada durur. –Buradan öteye gitmeye ne iznim var, ne de buna gücüm yeter, der.
* * * Rivayet edildiğine göre; son sınır noktasına nurdan bir Refref gelir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu noktadan sonra Refref ile yolculuğuna devam eder. Nurdan yetmiş bin perde vardır, bu perdelerin hepsinden geçilir. Burada ki perdeden kasıt, hiç şüphesiz bizim bildiğimiz perdeler değildir. Çünkü Sidretü'l–müntehâ'dan sonrasına akıl ve mantık dayanmaz. Orada olanları insanın cüz'i aklı kavrayamaz. Bu yüzden ne anlatılmışsa, ona o şekilde inanmak gerekir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Miraç gecesi sayılamayacak kadar çok âyetler ilâhî belgeler ve mucizeler gördü. İbn Abbas'tan gelen bir rivayette Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: –Öyle bir makama çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum. (Buhari, Salât 1, Hac 76, Enbiya 5; Müslim, İman 259, 263, Tevhid 37; Ahmed b. Hanbel, V, 143) Kâinatın Efendisi öyle bir makama, bir seviyeye çıkarılmıştı ki, kâinatın mukadderatının nasıl cereyan ettiğine vakıf oluyordu. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Miraç'ı anlatmaya devam ediyor: –Sonra öyle bir yerde durdum ki, tarifi olmayan bir ilâhî perde ile karşılaştım. O anda bir ses duydum: –Orayı geç ! Bu ses üzerine ilâhî perdeyi geçtiğimi gördüm. Sonra yine bir ses duydum: –Yaklaş ! Bu sesi belki bin defa duydum. Her duyuşta biraz daha ilerledim ve her seferinde bir makamı geçip, bir başka makama vardım: –Yâ Muhammed ! diye bir nida işittim. Bana bir dehşet, bir ürperti geldi, aklım başımdan gitti. Bulunduğum yerden düşeceğimi hissettim. Şimdiye kadar tatmadığım lezzetleri orada tattım. Birden bana evvel ve âhir ilmi keşfolundu. Korkudan tutulmuş olan dilim açıldı. Ardından beni saran korku sevince, gönül rahatlığına dönüştü. O korkudan kurtulunca, bana hamd ve sena etmem için emir verildi."
"Bütün dualar, senâlar, malî, bedenî ibadetler, iyilikler ve ihsanlar hep Allah içindir. Allah'tan başkasına ibadet yapılmaz..." (Et–tehıyyâ–tu lillâhi ve's–salavâtu ve't–tayyibât...) Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz bu senâyı, övgüyü yapınca, Allah Celle Celâluhu: "Ey mertebesi yüce olan Peygamberim! Allah'ın rahmeti ve bereketi ile selâm ve selameti sana olsun!" (Esselâmü aleyke eyyühe'n–nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühü) buyurur. Efendimiz Sal–lallahu Aleyhi ve Sellem de cevaben şöyle buyurur: "Selâm ve selâmet bize ve Allah'ın iyi kullarının üzerine olsun." (Esselâmü aleynâ ve alâ iba–dillâhis–sâlihîn) Bu şekildeki hitabı işiten melekût âlemi, tek lisanla nidâ ederler: (Eşhedü en lâ ilâhe ilallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü) Elmalılı M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'an Dili", Sadeleştiren: İsmail Karaçam ve diğerleri, Azim Dağıtım, İstanbul, c.7, s.304) İlâhî huzurda Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem büyük nimetlere erer. İlme'l–yakin, ayne'l–yakîn olur. Bilme inancı, görme inancına dönüşür. Bakara sûresinin son iki âyeti bu makamda Resûlullah'a verilir. "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah'ın peygamberlerinden hiçbirisi arasında ayırım yapmayız. 'İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz! Affına sığındık. Dönüş sanadır.' dediler. Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! 'Unutursak veya hataya düşersek, bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı. Sen bizim Mevlâ'mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara sûresi, 285–286)
* * * Resûlullah bu büyük ilâhî rahmete mazhar olur. Beş vakit namaz da bu makamda farz kılınır. Bu ilâhî makamda yaşananların şeklini ve boyutunu anlamanın imkânı yoktur. Bunu kelimelerle ifade etmek de mümkün değildir. Bütün denizlere oranla bir damla su misâli bu hadiseyi anlatmaya çalıştık. Her şeyin en doğrusunu Allah Celle Celâluhu bilir.
* * * Vakit dolmuş ve geri dönülecektir. Yolculuğun geri kalanını tekrar Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den dinleyelim: –Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Huzurdan geri döndüm. Dönüşte Musa ile karşılaştım. Musa: –Ne ile emrolundun? dedi. –Gece ve gündüzde elli vakit namazla, dedim. –Ümmetin her gün elli vakit namaza güç yetiremez. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Benî İsrail'e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım, buna muvaffak olamadım. Sen çabuk Rabbine dön, bu konuda ümmetin için hafifletme talep et, dedi. Ben de hemen döndüm, ümmetim için hafifletme istedim, Rabbim benden on vakit namaz indirdi. Musa'ya tekrar uğradım. Musa: –Ne ile emredildin? dedi. –Benden on vakit namazı kaldırdı, dedim. Musa: –Rabbine dön. Ümmetin için bunu biraz daha azaltmasını iste, dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa ile karşılaştım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolununcaya kadar bu şekilde Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Musa ile karşılaştım. Musa: –Ne ile emredildin? dedi. –Her gün beş vakit namazla, dedim. Musa: –Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da güç getiremez. Rabbine dön, biraz daha hafifletmesini talep et, dedi. –Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha fazla hafifletmesini isteyemem. Ben beş vakte razıyım. Allah'ın emrine teslim oluyorum, dedim. Bu noktada açıklanması gereken husus şudur: Anlatımda geçen "Musa ile Rabbim arasında gidip geldim" sözünü mâna olarak bir mekandan diğer mekan arası gidip gelmeye ya da temsilde hata olmaz, Cumhurbaşkanı ile başbakan arasında gidip gelmeye benzetirsek hataya düşeriz. Allahu a'lem burada, Musa Aleyhisselâm'ın uyarısı ile Rabbine dönmesi, yukarıda geçen, "Beyt–i Ma'mur'a girdim ve içinde namaz kıldım." sözünde anlatılan şeydir. Beyt–i Ma'mur'a gidip orada Rabbinden niyazda bulunmasıdır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Musa'yı geçer geçmez bir münâdi (Allah adına) nidâ etti: "Farzını kesinleştirdim, kullarımdan da hafiflettim!"
* * * Bir başka rivayette şu ifade de vardır. "Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, beş vakit namazla gönderilince, Musa kendisine: –Rabbine dön. Daha fazla azaltmasını talep et. Çünkü Benî İsrail'e iki vakit namaz farz etmişti, onlar bunu kılmadılar, dedi. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Rabbime tekrar dönüp daha fazla hafifletmesini istedim. Allah Teâlâ bana şöyle buyurdu: "Gökleri ve yeri yarattığım zaman ben sana ve ümmetine elli vakit namaz yazdım. Öyleyse elli olan beştir. Sen ve ümmetin bunları kılın." Böylece anladım ki, bu beş vakit namaz Rabbim Teâlâ'dan kesin bir emirdir. Hemen Musa'ya döndüm. O yine "Dön." dedi. Fakat ben, artık geri dönmedim." (Nesâî, Salât 1 (1, 223–224)) Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Miraç'da geçmiş peygamberlerle konuştuğu konulardan biri de kıyametin mahiyeti ve onun ne zaman kopacağı idi.
* * * Rivayet olunmuştur ki: "Miraç gecesinde Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İbrahim, Musa ve İsa ile karşılaştığında onlardan kıyamet hakkında bilgi istedi. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce İbrahim Aleyhisselâm başladı ve ona kıyamet hakkında sorular sordular. Onun kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Musa Aleyhisselâm'a sordular. Kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz İsa Aleyhisselâm'a geldi. O: –Kıyametin kopmasına yakın şeyler (alâmetler) hakkında bana bilgi verildi. Ama kıyametin kopma vaktini Allah'tan başka hiç kimse bilemez, dedi. Sonra kıyametin alâmetlerinden biri olarak, Deccal'in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi: –Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk yurtlarına geri dönecek. Bu defa onların karşısına Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edecekler. Onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt üst edecekler. Bunun üzerine halk feryat ederek, Allah'tan yardım dileyecek. Ben de Ye'cüc ve Me'cüc'ü öldürmesi için Allah'a dua edeceğim. Allah da bir su gönderecek ve o su, onları sürükleyip denize atacaktır. Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yarılıp genişletilmesi gibi yayılıp genişletilecek. İşte bu hâdise meydana geldiğinde, insanlara yakınlığı itibariyle kıyametin, ev halkının doğumu ile aniden ne zaman karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadının doğurma süresi gibi olacağı bana bildirildi." Râvi şöyle demiştir: "Bunun tasdiki, Allah'ın Kitabı'nda da vardır: "Nihayet, Ye'cüc ile Me'cüc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettikleri zaman."(Enbiya sûresi, 96; Prof. Dr. İbrahim Canan, "Kütüb–i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi", Feza Gazetecilik, İstanbul, c.17, s.573, Hadis no: 1245, 4081, 7232) Sabahleyin Mescid-i Haram'a çıkıp Kureyş'e haber verdi. Hayret etmek ve kabul etmemekten kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu. İman etmiş olanlardan bazıları dönüp dinden çıktı. Birtakım erkekler Ebû Bekir'e koştular.
Hazreti Ebu Bekr;
"Eğer o, bunu söylediyse şüphesiz doğrudur" dedi.
Müşrikler:
"Onu bu konuda da mı tasdik ediyorsun ?" dediler.
Hazreti Ebu Bekr :
"Ben onu bundan daha ötesinde tasdik ediyorum, sabah akşam gökten getirdiği haberleri yani peygamberliğini tasdik ediyorum" dedi. Bunun üzerine kendisine Sıddık unvanı verildi.
 Kureyşli Müşrikler içinde Beytü'l-Makdis'i o zamanki haliyle bilenler vardı. Bunlar, onun vasıfları ve durumuyla ilgili sorular sordular, tanımlamasını istediler. Derhal Hazreti Peygamber ( Sallallahu Aleyhi Vesellem )' e Beytü'l-Makdis gösterildi. Bunun üzerine ona bakıp anlatıyordu. "Gerçi Beytül-Makdis'i tanımlamada isabet etti." dediler. Sonra: "Haydi bakalım bizim kervandan haber ver, o bizce daha önemlidir, onlardan bir şeyle karşılaştın mı?" dediler. Hazreti Peygamber ( Sallallahu Aleyhi Vesellem ) :"Evet, falancanın kervanlarıyla karşılaştım, Revhâ'da idi. Bir deve kaybetmişler arıyorlardı. Yüklerinde bir su kadehi vardı. Susadım onu alıp su içtim ve yine eskiden olduğu gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım kadehte suyu bulmuşlar mı?" buyurdu. "Bu da diğer bir alâmettir" dediler. Sonra sayıların, yüklerini ve görünüşlerini sordular. Bu defa da kervan olduğu gibi Hazreti Peygamber ( Sallallahu Aleyhi Vesellem )' e gösterildi ve sorduklarının hepsine cevap verdi ve buyurdu ki:
"İçlerinde falan ve falan önde, boz renkte bir deve üzerinde dikilmiş iki harar olduğu halde falan gün güneşin doğması ile beraber gelirler".
Bunun üzerine:
"Bu da diğer bir âyettir" dediler ve o gün hızla Seniyye'ye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi:
"Güneş doğdu!" diye haykırdı. Diğer birisi de: "İşte kervan geliyor, önünde boz bir deve ve içlerinde falan ve falan da var, tıpkı (Hazreti Muhammed'in) dediği gibi" dedi. Böyle olduğu halde yine iman etmediler de: "Bu apaçık bir büyüdür." dediler. Bazıları göğe yükselmenin de "Burak" üzerinde meydana geldiğini söylemişler ise de gerçek olan şudur: Mescid-i Aksâ'ya kadar İsrâ (gece yolculuğu) Burak ile olmuş. Ondan sonra Mirac, asansör kurulmuştur.



Miraç mucizesi Hicret’ten bir buçuk sene kadar evvel, Receb-i şerif’in 27. gecesinde Mekke-i mükerreme’de vukua gelmiştir.
Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Harem-i şerif’te Kâbe’nin Hatîm kısmında yatarken Cebrâil Aleyhisselâm geldi ve göğsünü yardı. Kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu.
Bu arada “Burak” adında, katırdan küçükçe, uzun ve beyaz renkli bir binek getirildi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- üzerine bindi, Cebrâil Aleyhisselâm’ın refâkatinde yola çıktılar. Burak her adımını gözünün erişebileceği yerin ilerisine atıyordu. İlk anda Kudüs-ü şerif‘e vardılar. Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Mescid-i Aksâ‘da (Beyt-i Makdis’te) bütün Peygamberân-ı izam hazerâtının ervâhına imam olup namaz kıldırdı.
Bu hâdise Kur’an-ı kerim’de şöyle anlatılmaktadır:
“Kulu Muhammed’i gecenin bir anında Mescid-i Haram’dan alıp, civarını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Ona âyetlerimizden nicelerini gösterelim diye böyle yaptık. O, işiten ve görendir.” (İsrâ: 1)
Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise bu mübarek yolculuğu bizzat kendileri naklediyorlar. Devamla buyuruyorlar ki:
“Daha sonra gök yüzüne bir “Miraç” uzatıldı. Ben Miraç’tan daha güzel bir şey görmüş değilim. Ölüleriniz ölümleri sırasında gözlerini ona diker. Cibril ile ona binerek yükseldik. Dünya semasının kapısına geldiğimizde Cibril kapıyı çaldı. “Kim o?” denildi. “Cibril’im” dedi. “Yanındaki kimdir?” denildi. “Muhammed’dir.” deyince “Göğe çıkmak için izin verildi mi?” diye soruldu. Cibril “Evet verildi.” dedi. O zaman bekçi melek kapıyı açarak “Merhaba, hoş geldin!… Bu gelen yolcu ne güzel yolcu.” dedi. Birinci semâya girdiğimde vazifeli bir melek gördüm. Maiyetinde yetmiş bin melek ve her birinin emrinde yüz bin melek vardı. Bunlar semâyı muhafaza ediyorlardı. Derken heybetli bir kimse gördüm. Sağında ve solunda karartılar vardı. Sağına bakıp gülüyor, soluna bakıp ağlıyordu. Selâm verdim, selâmımı aldı. “Hoş geldin sâlih evlat sâlih peygamber!” dedi. Cebrail’e; “Bu kimdir?” diye sordum. “Baban Âdem’dir!” dedi, “O karaltılar da zürriyetinin ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler ise cehennemliktir. Sağına bakınca güler, soluna bakınca ağlar.”
Sonra bir kavim gördüm. Dudakları deve dudağı gibi idi. Melekler onların dudaklarını kesiyorlar, ağızlarına ateşten taşlar koyuyorlardı. Ağızlarından giren taşlar aşağılarından çıkıyordu. Cebrâil’e “Bunlar kimlerdir?” diye sordum. “Yetim malını zulmen yiyenlerdir.” dedi.
Diğer bir kavmin derilerinden sırımlar dilinip, ağızlarına veriliyordu. Bunların da koğuculuk edenler, dedikodu yapanlar, insanlar arasında söz getirip-götürerek birbirine düşman edenler olduğunu söyledi. Bir kavim de vardı ki, önlerine güzel bir sofra kurulmuş, üzerine en güzel yemekler ve kebaplar konmuş. Onlar o güzel kebapları bırakıp etrafındaki cifeleri yiyorlardı. “Bunlar kimlerdir?” dedim, “Nikâhlı eşlerini bırakıp da harama giden zinakârlardır.” dedi.
Baktım ki Firavun ve arkadaşlarının yolu üzerinde karınları evler kadar şişmiş insanlar var. Firavun ve arkadaşları sabah-akşam bunları çiğneyerek geçiyorlar. “Bunlar kimlerdir yâ Cebrâil?” dedim, fâiz yiyenler olduğunu söyledi.
Yine orada bir takım kadınlar gördüm. Kimisi göğüslerinden, kimisi ayaklarından başaşağı asılmıştı. Cebrâil bunların da, zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlar olduğunu haber verdi.
Daha sonra; ikinci kat semada Yahya ve İsâ Aleyhisselâm’la, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselâm’la, dördüncü kat semada İdris Aleyhisselâm’la görüştüler. Beşinci kat semada Hârun Aleyhisselâm’la karşılaştılar. Altıncı kat semada Musâ Aleyhisselâm’la, yedinci kat semada İbrahim Aleyhisselâm’la karşılaşıp görüştüler.
Bundan sonra Cebrâil Aleyhisselâm yedinci kat semâdan Hazret-i Allah’ın biricik Habibi’ni alıp öyle yükseklere çıkardı ki, Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz mukadderâtı yazan kalemlerin cızırtılarını duyuyordu. Daha sonra karşılarına Sidre-i Müntehâ sahası açıldı. Müntehâ denilmesine sebep ise, oradan öteye ne peygamber ne de melek, hiç kimseye yol verilmemiştir.
Sidre-i Müntehâ’dan cennete götürüldü, inciden yapılmış köşkleri temâşa etti. O gece cehennemi, Kürsîyi, Arş-ı Rahmân’ı da gördü. Buradan öteye Kaabe kavseyn makamına yolculuk Refref ile oldu. Cenâb-ı Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz oradan ayrılacağı sırada Cebrâil Aleyhisselâm’ın, kendisi ile beraber gelmesini rica etmişti. O da: “Burası Sidre-i Müntehâ’dır, şâyet ben buradan bir parmak ucu kadar ileri geçersem yanarım!” buyurdu ve orada durakladı.
Çünkü o onun nurundan halkolunmuştu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Allah-u Teâlâ’nın nurundan yaratılmıştı. Nur Nur’a kavuştuğu için yanmadı.
Allah öyle bir Allah’tır ki, bütün şekillerden münezzeh ve müstağnidir. O’nu baş gözü ile Miraç gecesinde yalnız ve yalnız Habib-i Ekrem’i gördü. Habibini kendi nûrundan halkettiği için, o nûr Nûr’u görmeye takat getirebildi.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Kuluna iki yay kadar, yahut daha da yakın oldu. O anda kuluna vahyedeceğini vahyetti. Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı.” (Necm: 9-10-11)
Allah-u Teâlâ bütün kâinattaki güzelliklerinin hepsini ona gösterdi. Bu nimetlerine karşı Rabb’ine şükrünü arttırdı. Azamet-i ilâhî’ye karşı hayran kaldı. “Güzel yaratıcı ne güzel şeyler yaratmış!” deyip onlara yaratıcının nazarı ile bakıyordu. Böylece Seyyid-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hâlik-i Azîmüşan’ın emir ve nehiylerini vasıtasız olarak aldı. Nice nice sırlara, ilâhî tecellî ve iltifatlara mazhar oldu.
Namazın elli vakit olarak farzedilmesi üzerine, ümmetinin buna takat getiremeyeceğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’tan azaltılmasını istirham etti. Beş vakte ininceye kadar naz ve niyazda bulundu. Müminin miracı mesâbesinde olan beş vakit namaz o gece farz kılındı. O mübârek gece ayrıca, ümmetinden Hazret-i Allah’a hiçbir şeyi şerik koşmayanların affedilecekleri müjdelendi. Sûre-i Bakara’nın son iki Âyet-i kerîme’si de Miraç hediyelerindendir.
Kendisinden evvel hiçbir peygamberin nâil olamadığı şerefe nâil olan Seyyid-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yine aynı vasıtalarla, aynı gece içinde Mekke-i mükerreme’ye avdet buyurdu. Kendisini, yolculuğa başladığı ilk yer olan Kâbe-i muazzama’nın Hatim kısmında buldu. Sabah olunca, bu mucizeyi mümin-kâfir herkese haber verdi. Bir çok müminin imanları daha da kuvvetlendiği gibi, bazıları da dinden döndüler.
Hazret-i Ebû Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz hadiseyi duyduğu zaman “Bunu o haber vermişse doğrudur!” buyurdu ve “Sıddîk” lâkabını aldı.
(alt)

July 09
 --
“…..” BURAYA ONUN ADINI YAZ
Kimin mi?
Hani o, seni en çok üzenin, en kızdıranın adını..
Eşin belki..Belki de annen-baban..
Ya da kardeşin, komşun, en iyi arkadaşın..
Artık, seni inciten ve de “kıymetlin” her kimse, işte onun..
Yaz adını buraya; “. . . . .” ve ekle;
“. . . . .” Öldü! Yok artık!
Ne bir daha bu eve gelecek, ne telefon edecek, ne de bir daha karşılaşacağım onunla!
Artık “. . . . .” Yok! Öldü O.. Hiç olmayacak bir daha..
Bundan sonra, aranızda geçen olayları düşün..
Hani seni çok inciten, üzen-kızdıran ve “Asla!” dedirten her yaşanmışlığı..
Gör bak, nasıl bomboş ve anlamsız gelecek..
Ölümün değdiği her şey nasıl silikleşecek, nasıl artık fonda kalacak hayat!..
Aniden değişecek paradigmalar!
“Neden?” diyeceksin..”Neden kırdım ki onu?” “Şu üç günlük dünyada değer miydi?”
Ve.. Tarifsiz sızlayacak yüreğin..
İşte bak dünya bir an! Bir varmış, bir yokmuş..
Giden asla geri gelmiyor ve insan “keşke” diye bir ömür boyu yürek sızılarıyla kalıyor sonra.
Böyledir ölüm.. Ansızın gelir ve keskin bir bıçak gibi ayırıverir dünyaları..
Ve bizler, hep “ölecek yaşlarda” olduğumuz gerçeğini bile bile, görmezden gelir, hiç ölmeyecek gibi yaşarız..
Oysa geçen her saniye haykırır bize; “Ölüm var heyy!”
Bir ebemkuşağıdır ölüm..
Her giden hep “sırma saçlı-badem gözlüdür” ya hani..
“. . . . .” Öldü diyerek işte, şimdi değiştir paradigmaları!..
Ve en bâdem gözlüne sımsıkı sarıl! Bırakma sakın!..
Bak, tik-taklıyor zaman; “Ölüm var heyy!”
İşte bu, “Ölmeden önce ölmek” yani Olmak sırrındandır..
Ve bundandır “Her vakit ölümü hatırlayın!”diye emredilmesi..
Sırra eren, hiç “keşke” demeyecek.
Ve..
Nasıl hayattayken öldürüp de gayrımızı, sıfırlıyorsak ona karşı içimizi, aklımızı-yüreğimizi..
Nefsimize de böyle yapmalı!..Sıfırlamalı dâim..
Sınır dışı tüm arzu ve dayatmalarını, ölüm silgisiyle silivermeli..
Ölmeden Ölmeli!..
Ölmüş olan, hiç dünyaya tapar mı? “Şunu, şunu da isterim” der mi?
Ölmüş olan, yalan-kötü söz söyler mi?
Ölmüş olan, haset-zulüm eder mi hiç?
Ölmüş olan, benlik davası güder, kin tutar mı?
Ölmüş olan, incinir mi?
Ölmüş olan, İncitir mi hiç?
?
Gelin ÖLüverelim hadi!..
OLuverelim..
Suskunluğum AsaLetimdendiR Her Söze VeRiLicek BiR Cevabım VaR eLbet Önce Söze Bakarım Lafmı Diye.!!! Sonrada SöyLeyene Bakarım Adammı Diye.!!!
--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~ BİR BÜTÜNÜZ BİZ Bir ses yetiyor bazen, bir ses Bir hatır sorma, Bir gülücük... Kırk yıllık dost gibiyiz, kırk yıllık Sanki beraber düşündük, beraber yazdık Senelerdir. Hani yollar ayrılınca kalpler, Diller ayrılır derler? Oysa aynı düşüncelere sahip Aynı hislere tutkun Bir bütünüz biz. Bir aşinalık var her yazdığında, Her söylediğinde. Sanki değişen hiçbir şey yok, Eski tas, eski hamam... Ayrı dünyalarda yaşamadık mı, Kırk yıl? Bu aşinalık nerden "DOĞRU DUVAR YIKILMAZ"
July 06
|
۞۞۞Tek Gerçek۞۞۞ ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ `“•.¸ ¸.•´´ .•“´•`“• `“•.¸¸.•´´ .•“´•`“•. `“•.¸ ¸.•´´ Bağı bahçesi içindeki gül gerçek Gerçek ağla güler isen gül gerçek Ondan gayri ne var ise sil gerçek Gerçek olsun hayatında bir gerçek ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ `“•.¸ ¸.•´´ .•“´•`“• `“•.¸¸.•´´ .•“´•`“•. `“•.¸ ¸.•´´ Güzel olur söylenirse söz gerçek Hele hele ona uyan öz gerçek Dürüst olursa bakışlar göz gerçek Tutuşunca yürekteki köz gerçek ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ `“•.¸ ¸.•´´ .•“´•`“• `“•.¸¸.•´´ .•“´•`“•. `“•.¸ ¸.•´´ Kışı gerçek Bahar gerçek Yaz gerçek Gerçek konuş yazar isen yaz gerçek Sarı gelin sarıları az gerçek Nazlandıda aradıkça naz gerçek ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ `“•.¸ ¸.•´´ .•“´•`“• `“•.¸¸.•´´ .•“´•`“•. `“•.¸ ¸.•´´ Söz sultanın söylediği her gerçek Söylenmeyen sözler kaldı sır gerçek Çöp olsada sahte olan kır gerçek Gerçek kalsın kainatta bir gerçek ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ `“•.¸ ¸.•´´ .•“´•`“• `“•.¸¸.•´´ .•“´•`“•. `“•.¸ ¸.•´´ Sahte hiç yok yaradanda yar gerçek Yağan Yağmur Dolu gerçek Kar gerçek Dünyada arar isen dünya dar gerçek Arayanlar bulur elbet var gerçek ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ `“•.¸ ¸.•´´ .•“´•`“• `“•.¸¸.•´´ .•“´•`“•. `“•.¸ ¸.•´´ Nasıl desem bilmem derdim çok gerçek Zamanede derde çare yok gerçek Gerçek azaldı yalan çok gerçek Yalan Dünya ondan öte tek gerçek -:¦:--:¦:-¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸ “•.¸•¸.•“ ¸.•“´`“•.¸-:¦:--:¦:- | June 28
Â.Ş.K...
Gönül eteğimin suskun dervişi!
Müebbede mahkûm duamsın!
İstersen mürekkebinle dokunma cismime!
Aklımın bağlı ellerini çözen
==Ayın =====Şın =======Kaf ِ عٍِ ِ ش ِ ق

Sağ elini uzat Hakkın bağına Sineme düşen acım yapraksızlığın yaprağı Dervişin ayak izlerine düşen gölge benim Tespih tanelerine kardeş adın var
==Ayın
=====Şın =======Kaf
ِ عٍِ ِ ش ِ ق

K/af dağının ardında geçmişin sitemi Niyaza açılan ellerime ses/sizlik şahit Seccadene bıraktığım bir demet gül Gök/ Yüzü(ne) haykırsın bendeki adını
==Ayın =====Şın =======Kaf ِ عٍِ ِ ش ِ ق
Yokluğa açılan kapının ardında Varlık fidanı duygu yaprağına hasret Şavkın vuruyor her gece göz pınarıma Sende kalan umudum
==Ayın =====Şın =======Kaf ِ عٍِ ِ ش ِ ق
Be’nin anlamını güçlendiren nokta(yı)m Şehadet parmağımla mühürledim bakışını Oymalı sandığımda sevgi çeyizim Hücrelerime kaydolan rengin kokusu
==Ayın =====Şın =======K/af…
ِ عٍِ ِ ش ِ ق

Ten mumu erisin Abı hayat varlığının resmi Boz bulanık kekre suyu temizleyen
==Ayın =====Şın =======Kaf… ِ عٍِ ِ ش ِ ق
ِ عٍِ ِ ش ِ ق
ِ عٍِ ِ ش ِ ق
 Â.Ş.K...
ِ عٍِ ِ ش ِ ق
Lâle aşkı dilime düştü lal oldu… Gönlüme düştü ahuzar oldu…
June 26
Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.
AHZÂB 33/23
ÜÇ AYLARA GİRERKEN
"Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâsenizi (üç aylarınızı) tebrik ediyoruz."
Dinî anlatımda "Şühûr-ü selâse", yani üç aylar olarak bilinen bu mevsimin girmesiyle birlikte Müslüman ruhları bambaşka bir hava kaplar. Çünkü bu aylar İlâhî rahmetin coştuğu aylardır. Diğer vakitlerde iyilik ve ibadetlere on sevap veriliyorsa, Receb, Şaban ve Ramazan aylarında gittikçe yükselen bir oranda kat kat fazla sevap verilir.
Meselâ, başka zamanlarda okunan her bir Kur'ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban'da üç yüzü aşar, Ramazan'da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin âhiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.
Bu bakımdan üç aylar “pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin (âhiret ticaretinin) bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri (sergisi)” olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi, pazarlar ve fuarlar mühim ticaret yerleri arasında yer alırlar. Haftanın belli bir gününde belli bir yerde kurulan pazarda, insanlar her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar. O gün sabahtan akşama kadar pazarın ucuzluğundan istifade etmek mümkündür. Ama o gün pazara gidemeyen bir insan, aynı şartlar altında alışveriş yapabilmek için bir hafta beklemek zorundadır. Çünkü pazar bir günlüktür.
Aynı şekilde, üç aylar da yılda bir defa kurulan ve ahiret ticaretinin yapıldığı pazarlardır. İstifade etmesini bilenler, bu pazardan büyük kazançlar sağlarlar. Ahirete yönelik amellerini diğer vakitlere oranla arttırırlar. Daha fazla Kur'ân okurlar, ilme daha fazla yönelirler, uykularından kısarak ilim ve tefekküre, ibadet ve İslâmî hizmetlere daha fazla vakit ayırırlar. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarış içine girerler. Böylece, “bu çok sevaplı ibadet ayları”ndan tam bir istifade ile çıkarlar. Bir mânâda, bu mübarek vakitlerde yapılan manevî hizmetler, insanın ebedî hayatı için yapılmış en kârlı “yatırım” olur.
Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır.
İşte üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâmın sembolü ve alâmetlerindedir.
Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâmın izzet ve şerefinin gösterilmesi, hem de İslâmın mânâsından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır.
Namazlarda, bilhassa Cumalarda ve Kandil gecelerinde camilerin mü'minlerle dolup taşması, radyo ve televizyonda Kur'ân ve mevlidlerin okunması, camilerin mahyalarla (iki minare arasının ışıklı güzel yazılarla) süslenmesi, hattâ kandil simitlerinin dağıtılması, bu İslâm sembolünü ilân eden huzur verici hadiselerdir.
Böylece bütün mü'minler âhiret kazancına yöneliyor. Herkes Allah'ın rızası yolunda sonsuz bir yarışa giriyor. Ve oluşan manevî hava, bütün bir topluma huzur veriyor. Bu huzur havasından herkes derecesine göre istifade ediyor. Yapılan ibadetler, okunan Kur'ânlar, Arş'a yükselen ihlâslı dualar, bitip tükenmek bilmeyen bir şevkle devam ettirilen İslâmî hizmetler, İlâhî rahmetin celbine vesile oluyor. Ayrıca sırf Allah rızası için ve ihlâsla yapılan bu hizmetler, günahların, sefahetlerin ve zulümlerin kirlettiği manevî havamızı temizliyor.
Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için, mü'min kardeşlerimizle daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur'ân'ı paylaşıp imkân nisbetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve zikirleri daha çok okuyabiliriz. İslâmî eserlere daha fazla vakit ayırabiliriz. İslâmın hakikatlerini yayma ve anlatma hususunda daha fazla gayret gösterebiliriz. Bu yolda göstereceğimiz en küçük bir gayret, en azından bire yüz netice verecektir.
Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için, mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır.
Ayrıca, sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak İslâm âlemi için ve mü'min kardeşlerimiz için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur. O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir. Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse diğer mü'minlerin dünya ve âhiret imtihanlarında başarılı çıkmaları için Cenab-ı Hakka niyazda bulunmak ve Ondan yardım istemek suretiyle, hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz.
-alıntı-
Lâle aşkı dilime düştü lal oldu… Gönlüme düştü ahuzar oldu…
June 11 .................................AŞK................................ Hzİbrahim in ateşe atıldığı zaman ki teslimiyettir, HzEyyub un hastalığa karşı sabrıdır, zaferidir, HzDavud un sesidir, eliyle demire şekil vermesidir, HzMusa nın kızıldenizi ikiye bölen asasıdır Hzİsa nın kokusunu bile hissettiği Son Peygamber i müjdelemesidir HzMuhammed in Allah a olan teslimiyetidir HzMuhammed söylüyorsa doğrudur diyen HzEbubekr in sadakatidir HzÖmer in adaleti bile hayran bırakan adilliğidir HzOsman ın şeytanı bile utandıran hayasıdır, edebidir HzAli nin cesaretidir, ilmidir HzHüseyin in haksızlığa karşı yürümesidir, şehadetidir HzYunus un cenneti istemeyip Allah a "Bana Seni gerek Seni" demesidir Çöllere düşen Mecnun un gözlerinin dağlanmasıdır Bülbülün güle ötüşü, ölen sahibin başında bekleyen attır Ezan-ı Muhammed-i okununca felaha, kurtuluşa, namaza koşmaktır Kur'an-ı Kerim okununca anlamasan bile onu kalbinde hissetmektir Gönülden gelen bir Kelime-i Şehadettir Allah ve Rasulunun adı anılınca göz yaşı dökmektir İSLAM ı doya doya yaşamaktır Aşk; Sadece kuru bi sevgi yada sonu belli bir macera hevesi değildir, CANAN la bir CAN olmaktır, onu hergün daha fazla sevmektir, ALLAH için sevmektir... CAN DOSTUM
Yürek söz vermişse Bizde sözden dönülmez Kalp kalbe gönül vermişse Bizde sevgi inkar edilmez Bizde yürek zedelenir ama Dostluğa ve sevgiye İhanet edilmez ...
Dostluk ağlamak ise Yüreğindeki acıyı paylaşmak ise Üzüldüğümde sıcak bir kucak'sa Ve dostluk için ateşe atılmak'sa Dünya durana Can bedenden Cıkana dek Dostumsun ...
Bir yıldız kadar hoş Bir okadar da uzaksın Sen birileri için hayatsın hep gül mutlu ol ki O biride hayatta kalsın ... HAKAN GÖZLERİNLE BULUŞMAK İSTEDİM
Seninle Bir seninle, Işıl ışıl parlayan gözlerinde Buluşmak istedim.
Şimşekler gibi çakan gözlerinde Kadim tarihi, Bir de güzele adanmış Tüm güzellikleri gördüm.
Ve seni senle tanıdım! Muhammet’i sesinde İsa’yı kalbinde, Yüreğinde Musa’yı gördüm İşte o an, Seni senle tanıdığımı anladım.
Sana her bakışımda Mahşer gününü gördüm, Yangın yerine dönmüş, Mahşer gününü. Yeni ateşleri gördüm, Kar ateşleri.
Ben gözlerini hiç görmedim ki! Orada ben ilahi ışığı gördüm. Semaları aydınlatan İlahi ışığı.
Ve sonra Öğrenmek için gözlerinin rengini Tüm kainatı gezdim. Tanrıça İnanna’yı gördüm. Sordum Leonidos’a Ve sonra kahraman Akilleus’a. Ve daha nicelerini gördüm Tanrılar ve tanrıçalar diyarında
Kimi kahverengi, Kimi siyah, Eladır dedi kimisi de.
Oysa ben gözlerinde Gökkuşağını değil. Tüm renklerden oluşan, Işık bahçelerini gördüm.
Orada ben UMUDU gördüm. Geleceğe dair parlayan Sımsıcak UMUDU
İşte bu yüzden Seninle Bir seninle Işıl ışıl parlayan gözlerinde Buluşmak istedim
|